Sunday, February 09, 2014

Kış Okuma Şenliği ve Pinucciasbooks

Pinuccia isimli blog, sürekli takip ettiğim ve takdir ettiğim bir blog. Özellikle farklı ülkelerden yazarlar ve farklı türlerden kitaplar seçmeye çalışması, ayrıca insanları heveslendirecek "birlikte okuma etkinlikleri" yapması hoşuma gidiyor. Bu etkinliklerden biri de Kış Okuma Şenliği. Linkte görebileceğiniz gibi ödüllü olan bu etkinlikte amaç 3 Kasım-3 Mart tarihleri arasında kategorilere uyan 17 kitabı okuyarak mümkün olduğunca fazla puan toplamak.

Ben şenliğe katılmayı düşünmüyordum, ancak sonra 2014'e yavaş bir giriş yaptığımı ve evde okumadığım pek çok kitap olduğunu hatırladım. Böylece, yarışma amaçlı değil de, kendimi motivasyon amaçlı olarak bu kategorilerde kitap aramaya başladım kütüphanede... Kitapların en az 200 sayfa olması gerekiyor.

İlk anda bulduklarım şöyle:

1. Kategori (10 puan): Altın Kitaplar Yayınevi’nden çıkan bir kitap:

* Stephen King- Mahşer: Ne yazık ki evde okumadığım veya 200 sayfa sınırına uyan başka bir Altın Kitaplar kitabı yok. Ne yazık ki diyorum çünkü şimdi araştırınca gördüm ki bu kitabın bir de "sansürsüz tam metin" versiyonu varmış. Bendeki 1. baskı ve 1987'den kalma, sansürlü. 428 sayfa. (Sansürsüz hali 1216 sayfaymış?!) Stephen King hayranı birkaç arkadaşım var, her zaman bu adamda ne bulduklarını merak etmişimdir. Bir ara ben de o bulduklarını arayacağım.

2. Kategori (10 puan): Kütüphaneden ödünç alınmış veya sahaftan satın alınmış bir kitap

* Clarissa P. Estes - Kurtlarla Koşan Kadınlar: Feministlere kulak kabartan her kadın bu kitabı okumuştur herhalde. Okumayanı dövüyorlar sanırım. Ben de bu kitabı öğrenciyken bir sahaftan almıştım. Ancak yarısına kadar okuyabildiğimi hatırlıyorum. Şu anda kitapla ilgili pek bir şey hatırlamıyorum. Artık kendime feminist de dediğime göre oturup okuyabilirim herhalde. "Ağır Kitaplar" serisinden ve 560 sayfa olduğu için beni biraz ürkütmüyor değil...

3. Kategori (10 puan): Adında bir hayvan adı olan bir kitap

* Kurt Vonnegut - Kedi Beşiği: Bu kitap da bizim kütüphanede yıllardır duran, her yıl elimi attığım kitaplardan biri. Hatta uzun süre bunu okuduğumu sandım. Fakat ilk sayfalara bakınca okumadığımı anladım. 299 sayfa, Bendeki kitap yine 1. baskı ve 1974'den kalma! Aslında benim için kategoriler esnetilmeli, bütün kitaplarım sahaf ürünü gibi hahahahaha....
4. Kategori (15 puan): 600 sayfadan uzun bir kitap 

* Philippa Gregory - Boleyn Mirası: Bunda biraz hile yapmış hissediyorum. Çünkü evdeki 600 sayfadan uzun kitaplar baya ağır edebi eserlerdi. Benim de hafif bir kitapla okuma motivasyonuna ihtiyacım vardı. 656 sayfa.

5. Kategori (15 puan): Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazarın bir kitabı

* Orhan Pamuk - Beyaz Kale: Orhan Pamuk'un okumadığım 1-2 kitabından biri. 199 sayfa ama idare ediniz artık. Ayrıca henüz elimde yok, ödünç olarak arkadaşımdan almaya çalışacağım.


6. Kategori (15 puan): Türk edebiyatında klasik kabul edilen bir roman

* Orhan Kemal - Bereketli Topraklar Üzerinde: 380 sayfa, Daha önce bir Orhan Kemal kitabı okudum ancak bende izlenim yaratmasına yetmedi... Daha okumam gerekiyor.

7. Kategori (15 puan): Hiç okumadığınız bir ülke edebiyatından bir kitap

* Sigrid Undset - Kristin Lavransdatter: Her Kadın Gibi ismiyle Türkçeleştirilmiş ancak İdefix'te satış dışı olduğundan İngilizce e-kitap olarak buldum. Norveç'li yazar, Nobel aldığı için ilgimi çekmişti yani iki kategoriyi hatta üç kategoriyi birden karşılıyor sanırım (kitap üçlemeymiş diye okudum)

8. Kategori (20 puan): Sinemaya uyarlanmış bir kitap


* Buna bir şey bulamadım henüz, yani bulurum tabii ama bizim kütüphaneden bulmak zor olabilir.

9. Kategori (20 puan): Adında kış mevsimine ilişkin bir sözcük olan veya konusunda kış teması olan bir kitap

* Bunu da bulamadım, bizim kütüphanede başlığında Kış olan kitapları okumuşum daha önce :(

10. Kategori (25 puan): Yasaklanmış bir kitap

* Anne Frank'ın Hatıra Defteri: Anne Frank'ın kitabını Ocak ayında bitirdiğim için şenliğe dahil edebiliyoruz ve böylece bu kategoriden yırtmış oluyorum hehehehe.

11. Kategori (25 puan): Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında yazılmış bir kitap 

* Evde bu konuda kitap bulabileceğime eminim ama henüz bulamadım.

12. Kategori (25 puan): Yayınlanmış en az beş kitabı olan bir yazarın ilk kitabı

* Bunu da bulamadım daha. 

13. Kategori (25 puan): Bir biyografi veya otobiyografi

Seçtiklerim 3 tane oldu?! :(

* Mitch Winehouse - Kızım Amy : Bunu haftasonu okuyup bitirdim... Çok basit anlatımı olduğundan hemen okunuyor, Amy Winehouse ile ilgili biyografi. 352 sayfa

* "90'a Yaklaşırken" - Asım Kocabıyık Kitabı - Söyleşi: Esra Üstündağ Selamoğlu 291 sayfa (Borusan Holding kurucusu Asım Kocabıyık kitabı, Asım Bey geçen yıl vefat etti)

* Emine Uşaklıgil - Benim Cumhuriyet'im. 431 sayfa
Benim Cumhuriyet'im, Cumhuriyet Gazetesi'ni ön plana alıyor o yüzden otobiyografik kısmı ne kadardır emin olamadım. Karar da veremedim okuyup okumamaya.

14. Kategori (30 puan): Okuma yazmayı öğrendiğiniz yıl ilk kez yayınlanmış bir kitap

* Ben şimdi 1991'de yayımlanmış kitap nereden bulayım bilemiyorum ki... :-((

15. Kategori (40 puan): Bir üçleme veya aynı seriden üç kitap

* Max Gallo - Mavi (Mariella) , Beyaz (Mathilde) , Kırmızı (Sarah)  Fransız Devriminden günümüze bir ailenin hikayesi. Bunu da annem okumuştu, ben okumamıştım, kütüphemizden sevgilerle... Her kitap 350-400 sayfa civarında)

Sunday, February 02, 2014

Çizgi Roman: Uçma Sanatı

Bendeki kopya işte böyle... Uçma Sanatı.
Bu tür eserlere "grafik roman"/ "graphic novel" diyorlar ama ben çizgi roman dedim eski usül...

Daha önce benzeri sayılabilecek Maus'u okumuştum. İkisi de yazarın babasının hayat hikayesi ve ikisi de 2. Dünya Savaşı yıllarında geçiyor.

Çizgi öyküler okumayı zaten seviyorum, ancak konu itibariyle de çok ilgi çekici bir eser. Şu linkte bulabilirsiniz... 2009 ve 2010'da ödüller almış.

Konu 1920'lerde başlıyor. Antonio, Zaragoza yakınlarında bir köyde doğuyor, köyde toprak "ağaları"  var ve hayat oldukça zor. Burada arka planda da olsa İspanya'da o dönem halk ne haldeymiş anlayabiliyoruz. Bu arada Zaragoza'ya gitmeyi, araba kullanmayı hayal eden bir genci, Antonio'yu tanıyoruz. Sonrasında ise Antonio Zaragoza'ya gidiyor ve hayat macerası başlıyor. Eğitimsiz bir köylü olarak yola çıkıyor, öldürmek istemiyor, iş yok, tek çare askerlik fakat ordu ona göre değil. Anarşistlerin arasına karışıyor. Bu bölümlerde de İspanya İç Savaşı'nı onun gözünden okuma şansımız oluyor. İç Savaş'ın anarşistler için hezimet olması, hemen ardından İkinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla kendini Fransa'da buluyor, savaş sonrası ise tamamen değişmiş İspanya'ya geri dönüyor. Hayatını çocukluğundan, ölümüne kadar izliyoruz.

Karakter yazarın babası olmasına rağmen, hatalarını da görebiliyoruz, ahlaksızlıklarını da... Ancak bunların yükü altında ezilen, bir türlü huzuru bulamayan bir adam var karşımızda. Bu nedenle insan bir noktada sempati duyuyor. Aslında İç Savaş ve tabii anarşistler benim en çok ilgimi çeken konulardan ve burada anlatıldığı şekliyle "ihanet" ve "kapitalistleşme" hikayelerine sinirlenirim. Ancak burada güzel bir bakış açısı var. 700 bin kişinin öldüğü iç savaş, topluma getirdikleri ve insanlar üzerindeki etkileri...

Kitapta kafama takılan bir iki şey: Öyküde bazı kısımları anlamadım. Sanki zaman atladı veya bir şekilde akışta bende soru işareti bırakan durumlar oldu. Yine de keyfimi bozmadı. Bir blogta "çevirisi iyi" demişler ancak ufak bir İngilizce argoyu olduğundan farklı çevirmişler dipnotta, "kibarlaştırmışlar" hani, umarım İspanyolca'da da bunu yapmamışlardır?

Sonunda İç Savaşla ilgili genel bilgi veren 3-4 sayfa var, o da iyi olmuş, güzel kitap.

Tavsiye ederim. Böylece boş geçen Ocak ayından sonra, 2014'te kitaplara çizgi romanlarla başladım.


Anarşizm kardeşliği 

Thursday, January 30, 2014

Tiyatro Mevzuları

Tiyatro denilince aklıma ilk olarak Yıldız Teknik Üniversitesi'nde bizler bira içerken Yunan Tragedyaları oynayan ve ne yazık ki çok sıkıcı tiradlar atan Tiyatro Topluluğu geliyor. Gözucuyla onları izlediğimi, bir yandan "insanın böyle kendisini adadığı bir sanat dalı olması çok hoş" dediğimi, diğer yandan da "ne yapıyor bunlar böyle akşamın soğuğunda Yunan Tragedyası mı kaldı, M.Ö.'den kalma sanatla hala uğraşılır mı?" diye düşündüğümü hatırlıyorum. Vardır bir bildikleri diye bırakmıştım peşini. 

Yıllardır pek çok oyun izledim. Aklımda kalanlar oldu, anında unuttuklarım oldu. Uğur Polat'ın oyunuyla Ben Ruhi Bey Nasılım, Kevin Spacey'nin oyunuyla 3. Richard (ki bir kısmında uyuyakalmama rağmen) aklımda kalanlar. Haluk Bilginer'in Moda'daki tiyatrosu açıldığında "Artık yakın bir adreste iyi oyunlar izleyebileceğiz" diye sevindiğimi, sonra gittiğim oyunları bile pek hatırlamadığımı farkettim. 

Bu yazıyı neden yazıyorum? Ben Tiyatro'dan anladığımı iddia etmiyorum, zaten tiyatroyu pek sevmiyorum da. Fakat sanatla ilgilenen orta sınıf çoğu kişi gibi ben de kendimi pek çok kez salonlarda buluyorum. Zaman zaman çok reklamı yapılan veya bir eleştirmenin övgüleri nedeniyle ilgimi çeken bir oyuna gidiyorum, zaman zaman da arkadaşlarım "hadi gidelim" diyor ve ben de "tamam" demiş bulunuyorum. Kültürel aktivitelere meraklı herkes gibi ben de yıllarca "tiyatroya gitmeli" dedim durdum.

Mevzu şu: Tiyatro eski bir sanat dalı. Yeniliklerden uzak. 

Son yıllarda DOT gibi bazı topluluklar "yenilikçi işler" yapmaya çalışsa da bunlar ya Türkiye için özenti/tercüme kalıyor ya da "bir kısım gencin marjinal çabası" olarak algılanıyor. Genel geçer tiyatro oyunları Devlet Tiyatrosu ve Şehir Tiyatrolarındaki oyunlar. Bunlarda da abartılı oyunculukları ve modası geçmiş konularıyla bizi karşılayan sanatçılar var ve durmadan şikayet ediyorlar. TV'de sürekli "sanata yeterince ilgi gösterilmiyor" diye ağlayan tiyatrocu görmekten siz de bıkmadınız mı? İlgi gösterilmiyor çünkü sıkıcı, eski, aynı... Son izlediğim oyunlar koskoca adamların kendilerini pek ciddiye alarak sergiledikleri basit piyeslerdi. Buna rağmen seyirci oyun sonunda ayağa fırlayıp çılgınca alkışladı. 

Özellikle komedide, bol belden aşağı espri yapılarak götürülen, mümkünse Tv'den tanınan veya sadece güzel olan bir kızın başrolde olduğu sevimsiz oyunlar görüyorum. İzlerken TV'de Acun'un yarışma programlarını izlerken kapıldığım duyguya kapılıyorum: Karşımdaki adına utanma duygusu. Bir yandan ilgi görüyorlar da denilebilir, gittiğim salonlar boş değildi. Bunda da orta sınıfın "Ay sanatsal bir etkinlikte bulunalım" zorlama sosyalleşmesi ön planda. Ayrıca biletlere indirim sağlayan web siteleri var. (Grupanya benzeri siteleri demek istiyorum) 

Özellikle erkeklerin bu oyunlara gitmelerinin tek nedeni yanlarındaki "ilişkimiz birkaç ayı geçti, haftasonları sanatsal etkinlik yapan çiftlerden olalım" diyerek bilet almış kadınlar. Tek başına sinemaya giden erkek görüyorum da tiyatroya giden hiç görmüyorum. Zavallı adamları yanlarında sürükleyen sınıfsal ve ilişkisel telaşlarına kapılmış kadınlara "Tiyatroyu boşverin ya... Valla... Gitmeseniz de olur" demek istiyorum. Buna sadece tiyatroyu değil, belki pahalı biletleri olan yurtdışından turneye gelen çeşitli gösterileri de ekleyebiliriz. Çeşitli müzikaller, sirk gösterileri vs. Gazetelerin pazar eklerindeki "Vallahi herkes bu gösteriye gitti bakın Biletix'te tükenmek üzere" yazıları olmasa, hangi kadın o biletleri alır, hangi adam o trafiğe girer?

Bazen böyle seyirciye böyle oyun/sanat diyorum. Bu bir eğlence diyorum. Bazen de "vırvır konuşacaklarına cidden ilginç bir şey yapmaya çalışsalar, kafa yorsalar, ben de böyle yerin dibine batırmam" diyorum. Seyirciyi yukarı çekecek olan da iyi eserler sunacak olan sanatçılar değil mi?

Kısaca insanların eğlence olarak TV yerine tiyatroyu tercih etmesine bir şey diyemem. O rezil diziler yerine rezil oyunlar da izleyebilirler. Fakat bu "Biz eşimle her haftasonu tiyatroya gideriz" gösterişiyse ve o gittikleri oyunları sanat sanıyorlarsa çok yazık. Son izlediğim 4 oyun yerine 1 Holivud filmi izlesem sanatsal olarak daha doyurucu olurdu.